Kıyılar Beni Gezmedi, Yavaşça Dağıttı

Kıyılar Beni Gezmedi, Yavaşça Dağıttı

Oraya güneş için gittiğimi sanıyordum. İçimi biraz ısıtacak, yüzümdeki sertliği gevşetecek, birkaç güzel sokak gösterecek bir ışık arıyordum yalnızca. Oysa vardığımda beni karşılayan şey parlaklık değil, bir çeşit alçak ses oldu. Kepengini yeni kaldıran bir kahveci, sabahın ilk fincanını tezgâha bırakırken çıkan kısa seramik sesi, henüz tam uyanmamış taş sokaklar, balkon korkuluklarına asılı çamaşırların rüzgârla hafifçe yer değiştirmesi… Bazen bir memleket sana aniden açılmaz. Önce seni susturur. Ben de sustum. Çünkü bazı yerlere konuşarak değil, yavaşlayarak giriliyor.


Bu yolculuğa kanıt toplamak için çıkmamıştım. Fotoğraflarla ispatlanacak bir hayat duygusu peşinde değildim artık. Daha çok, içimde uzun zamandır sertleşmiş olan şeylerin biraz çözülmesini istiyordum. Son yıllarda insan nereye baksa hız görüyor: yetişmek, yetiştirmek, göstermek, tüketmek, dönmek, paylaşmak, biriktirmek. Hiçbir yere gerçekten varmayan bir telaş. Ben o telaşın içinden çıktım ve ilk büyük şehirde bunu hemen fark ettim: burada yürümek bile başka türlüydü. Caddeler kalabalıktı ama düşman değildi. Sabah kahvesi ayakta içiliyordu ama aceleyle değil. Fırından çıkan sıcak hamurun kokusu, sokağın köşesini dönmeden insanın içine işliyordu. Daha siparişimi vermeden yüzümü hatırlayan bir fırıncıyla göz göze geldiğimde, yabancı bir yerde olmanın o ince sızısı bir an için dindi. Bazı şehirler seni gezdirmiyor; sana yeniden insan muamelesi yapıyor.

İlk günlerimi büyük listeler yapmadan geçirdim. Artık bir yere gidince her şeyi görmek istemiyorum. Her şeyi görmek, çoğu zaman hiçbir şeyi duymamak demek. O yüzden mahalleleri birer görev gibi değil, insan karakteri gibi dolaştım. Bir yerde geniş caddeler ve düzenli cepheler vardı; sanki biri cetvelle çizmiş ama sonra son anda aşık olup kuralları biraz yumuşatmış gibiydi. Bir başka yerde küçük meydanlar konuşkan insanlara benziyordu; sandalyeler dışarı taşmış, yaşlılar köşelerde uzun uzun bakıyor, çocuk sesleri bir duvarın ardından ötekine sıçrıyordu. Deniz kıyısına indiğimde ise hep aynı duyguyu hissettim: bazı şehirler suya sadece kıyı yapmaz, sır verir. Orada oturup hiçbir şey yapmadan dakikalarca ufka bakabildim. Bu benim için bir lüks değil, neredeyse bir onarım biçimi.

Sonra taşın akışa benzediği o binalarla karşılaştım. Bazı yapılar vardır, insanın aklına mimarlık değil beden getirir; kaburga, omurga, deri, dalga, nefes… Önlerinde durunca kendimi bir binaya değil, suyun taşa dönüşmüş hâline bakıyormuş gibi hissettim. Kavisler sertliği aşağı çekiyor, demir işçiliği sanki rüzgâr değdiğinde kıpırdayacakmış gibi duruyordu. Hele akşam yaklaşırken, taşın üzerine düşen bal rengi ışıkla beraber şehir büsbütün başka bir şeye döndü. Çatılardaki bacalar nöbet tutan sessiz yaratıklara benziyordu. Gökyüzü kararmıyor, sadece sesini alçaltıyordu. O an anladım ki bazı estetik deneyimler insana "güzel" kelimesinden daha fazlasını yaşatıyor. İnsanın bedenini daha nazik taşımayı öğretiyor. Eğriliğin her zaman zayıflık olmadığını, bazen tam tersine zarafetin en dürüst biçimi olduğunu fısıldıyor.

Eski mahallelerin içine girdikçe sokaklar daraldı, ben de içimden daraldım biraz. Ama kötü anlamda değil. Düşüncelerim ilk kez tek sıra hâlinde yürümek zorunda kaldı. Yüksek duvarlar günün sıcağını kesiyordu. Dar geçitlerin içinden geçerken göğe bakmak için başını daha çok kaldırman gerekiyordu. Çamaşırlar iki bina arasında bir bayrak gibi sallanıyor, küçük avlulardan tabak çanak sesi geliyor, bir köşeden keman benzeri ince bir ezgi süzülüyordu. Buralarda fotoğraf çekme isteğim azaldı. Çünkü bazı yerlerde makineyi kaldırmak, bir duanın ortasında yüksek sesle konuşmak gibi geliyor bana. Eski taşın bir hafızası vardır. Ona bakarken insanın sesi de ister istemez yavaşlıyor.

Bir gün kuzeye doğru çıktım ve içine girince mantığın değil, rüyanın kurallarıyla çalışan bir mekâna vardım. Çatısında yumurtalar duran, duvarlarının seni ciddiye almadığı, odalarının bir bilmece gibi açıldığı tuhaf bir yapının içinde dolaştım. Her oda başka bir aklın içi gibiydi. İlk anda insan gülmek istiyor, sonra tedirgin oluyor, ardından tuhaf şekilde rahatlıyor. Çünkü bize yıllarca normal olmanın, makul olmanın, düzgün görünmenin ne kadar gerekli olduğu söylendi. Oysa orada, taşın ve rengin arasında dolaşırken, tuhaflığın bir kusur değil bir yön duygusu olabileceğini hissettim. İçimde yıllardır bastırılmış bazı cümleler hafifçe kıpırdadı. Belki de insan bazen yolculukta şehirleri değil, kendi sakladığı tarafları ziyaret ediyordur.

Kıyıya doğru ilerledikçe şehir sert çizgilerini bıraktı, yerini kayalık koylara, çam ağaçlarının kokusuna ve cam gibi açılan su yüzeyine bıraktı. Bazı patikalar vardır; onları yürürken insan yalnız yürüdüğünü sanır ama aslında rüzgâr, tuz ve çocukluktan kalma bir hafıza da yanında gelir. Kıyı boyunca uzanan o yollarda bunu hissettim. Bir tepeyi dönüyorsun, önünde ansızın küçük bir koy açılıyor. Su sessiz ama davetkâr. Gölge kıt ama kıymetli. Çamların altına sığınıp biraz ekmek, biraz peynir, biraz zeytinle kurduğum küçük sofralarda memleket çok uzağımda kalmadı. Çünkü bazı tatlar sınır geçmez; insanın içinde taşınır. Ekmek elle bölünürken, deniz uzakta parıldarken ve biri sana hiçbir ortak diliniz yokken bir bardak daha uzatırken anlıyorsun bunu. Yabancılık bazen dilde değil, kalpte olur. Kalp yumuşarsa gerisi kolay.

O kıyılarda rüzgâr sadece saçımı değil, önceliklerimi de dağıttı. Günlük hayatta ne kadar gereksiz şeyi ciddi sandığımı düşündüm. Telefon ekranında biriken bildirimler, hiç bitmeyen yetişme duygusu, görünür olma mecburiyeti, her deneyimi içerik hâline getirme alışkanlığı… Deniz kıyısında bunların hepsi biraz komikleşiyor. Çünkü su senden hiçbir performans istemiyor. Ya oturursun ya yüzersin ya da sadece bakarsın. Hepsi yeterli. Güzelliğin bağırmadığı yerleri hep sevdim ben. Burada da öyleydi. Beni adımla çağırmıyordu bile. Sadece bekliyordu. Dönersem göreceğimi biliyordu.

Batıya doğru ilerlediğimde denizin rengi de mizacı da değişti. Körfez bir hilal gibi kıvrılıyor, kıyı boyunca uzanan yürüyüş yolu akşama doğru başka bir insan topluluğuna evriliyordu. Yüzücüler suya ince gümüş çizgiler bırakıyor, yaşlı çiftler ağır adımlarla yan yana yürüyordu. Eski mahallede ekmeğin üstüne konan küçük lokmalarla kurulan akşamlar beni çok etkiledi. İnsan burada doymaktan çok katılmayı öğreniyor. Ayakta yenilen küçük şeyler, bir barmenin "bugün bunu dene" der gibi bakışı, yan masadan gelen kahkahanın seni de yemeğin parçası yapması… Sofra bazen tabaktan daha büyüktür. Burada bunu anladım. Azar azar söylemek, acele etmemek, bir lokmayı bitirmeden yenisine karar vermemek… Bunlar sadece yeme içme tavsiyesi değil; yaşama biçimi aslında.

Bir başka şehirde ise nehirle yeniden tanıştım. Sanayi geçmişi taşıyan kemikli bir bedenin zamanla nasıl zarifleşebileceğini gördüm. Su kenarında yükselen o metalimsi yapı ilk anda yabancı geliyor insana; sonra göz alıştıkça sanki nehir kendi üstüne ışık katlayıp yeni bir biçime girmiş gibi duruyor. İçerideki sessizlik başka, dışarıdaki oturma basamaklarında akşamı izleyen insanların sessizliği başka. Bu şehir bana bir şeyi çok net düşündürdü: Geçmişi ağır olan yerler ille de kederli görünmek zorunda değil. İnsan gibi şehir de yara izini saklamadan şık olabilir. Köprüler burada yalnızca iki kıyıyı bağlamıyor gibiydi; eskiyle yeniyi, yorulmuşlukla ihtimali, alın teriyle estetiği de birbirine bağlıyordu.

Temmuzun ateşli günlerinde uğradığım başka bir şehir ise bana kalabalığın hem çekici hem de ürkütücü olabileceğini hatırlattı. Meydanlarda müzik, dar sokaklarda kahkaha, beyaz kıyafetlerin üstünde kırmızı düğümler, balkonlardan sarkan bayraklar, neredeyse sabaha kadar dinmeyen bir toplu heyecan… Böyle zamanlarda şehirler bir organizma gibi davranıyor. Nefes alıyor, sıkışıyor, coşuyor, yoruluyor. Orada şunu kendime sık sık söyledim: misafir olmak, tüketici olmak değildir. Bir şenliğe katılmak, onu kendine mal etmek anlamına gelmez. Saygıyla kenarda durmak da bir katılım biçimidir. Her geleneğin ortasına koşmak zorunda değilsin. Her gösterinin en önünde olman gerekmiyor. Bazı ritüelleri uzaktan izlemek daha ahlaklı geliyor bana. Hele içinde zarar ihtimali varsa, hele coşku ile vahşet arasındaki çizgi inceliyorsa, insan kendi merakını biraz terbiye etmeli.

Yol boyunca küçük hatalar da yaptım elbette. Bir şehri bir güne sığdırmaya çalıştım ve akşam olunca sadece yorgunluk hatırladım. Güneşi hafife aldım, kayalık patikada suyu az taşıdım, sonra gölge ararken telaşlandım. Küçük lokmaların cazibesine kapılıp gereğinden fazla söyledim, sofranın ritmini bozdum. Kalabalık zamanlarda "bir şekilde hallederim" rehavetine düştüm, sonra bir odanın, bir masanın, bir sessizliğin ne kadar önceden ayarlanması gerektiğini acıyla öğrendim. Ama sanırım iyi yolculuk biraz da budur. Hata yaparsın, sonra o yer seni azarlar gibi değil, terbiye eder gibi düzeltir. Bir dahaki sabah daha dikkatli uyanırsın.

Şimdi dönüp baktığımda aklımda kalan şey tek tek anıtlar ya da harita üzerindeki duraklar değil. Daha çok duyular kaldı. Sabah açılan kepengin sesi. Taşa çarpıp geri dönen bir kahkaha. Deniz tuzunun akşamüstü ten üzerinde bıraktığı ince kabuk. Kavisli bir cephenin önünde insanın omuzlarını istemsizce yumuşatması. Çam gölgesinde kurulan küçük bir öğle sofrası. Ayakta yenilen tek lokmalık bir şeyin beklenmedik biçimde insana iyi gelmesi. Bir nehrin kenarında otururken, bir şehrin de tıpkı insan gibi değişebileceğini fark etmek. Belki de bu yolculuk bana tam olarak bunu öğretti: bazı yerler sana manzara vermez sadece; içinde fazla sıkılmış düğümleri gevşetir.

Ben oradan kartpostallık güzellikler toplayarak dönmedim. Daha çok, içimde uzun zamandır donmuş kalmış bazı bölgelerin yeniden hareket ettiğini hissederek döndüm. Sanki yürüdüğüm kaldırımlar, baktığım denizler, sustuğum meydanlar ve ekmeği paylaştığım küçük masalar bana tek bir şey söylemişti: hayatı hep hızla yaşamaya kalkarsan, hiçbir şey gerçekten sana değmeden geçer. Oysa bazen bir kıyı, bir sokak, bir fincan kahve, bir taş duvar ya da tanımadığın birinin kısa nezaketi, seni senden daha iyi tanır. Ve insan bazı yolculuklardan dönmez aslında. Sadece biraz daha yavaş, biraz daha açık, biraz daha kırılabilir bir hâlde evine varır.

Post a Comment

Previous Post Next Post