Ayaklarımın Altında Nihayet Bir Merhamet Vardı
Bir sabah mutfakta yalınayak dururken, bardağı sudan geçirip rafa koyduğum anda odanın bana verdiği cevaptan rahatsız oldum. Sanki ev, içindeki her küçük sesi biraz fazla büyütüyor, duvarlar yalnızlıktan yankı üretip bana geri yolluyordu. Fayans sertti, soğuktu, kayıtsızdı. Çatalın tezgâha değmesi koridora kadar giden bir dedikodu gibi uzuyordu. O an ilk kez çok açık bir şey düşündüm: Bir ev insanı sadece barındırmamalı, ona biraz karşılık da vermeli. Ayağının altından sıcaklığı çekip almayan, sesi büyütmek yerine yumuşatan, yorgun bedeni her gün biraz daha taşlaştırmayan bir zemin olmalıydı.
Bu fikir beni küçücük bir dükkâna götürdü. İçerisi temiz tutkal ve odun arası bir şey kokuyordu. Köşede üst üste dizilmiş mantar plakaları vardı. Elimi yüzeyine koyduğumda hafifçe teslim oldu, sonra hemen toparlandı. O anda tuhaf bir şey hissettim; sanki karşımdaki şey sadece bir kaplama malzemesi değil de ne kadar yük taşıması gerektiğini bilen, ama altında ezilmeyen bir canlı gibiydi. Satıcı bana bunun ağaç değil, kabuk olduğunu söylediğinde bir an durdum. Bazı malzemeler hikâyelerini senden sonra anlatır. Bu ilk kez tersiydi. Daha hayatımı üstüne koymadan önce kendini açıklamak isteyen bir zeminle karşılaşmıştım.
Ben o sırada mutfakta her sabah yükselen o tanıdık soğukla yaşıyordum. Kış sabahları ayağından içeri sızan fayans soğuğu, akşamları evin içinde biriken ayak sesleri, bardakların, kaşıkların, tabakların gereğinden sert konuşması… Bir evin küçük ritüelleri vardır; gün doğmadan kahve koymak, geç bir akşam işten dönünce çorba karıştırmak, hafta sonu radyoyu çok açmadan bir şeyler doğramak. Benim mutfağım bunların hepsine biraz daha yumuşak bir eşlikçi istiyordu. Işığı yutmayan, sesi boğmadan sakinleştiren, bedene de mekâna da düşman olmayan bir yüzey. Mantar bana tam da o yüzden ikna edici geldi. Çünkü kendini bağırarak sevdirmeye çalışmıyordu. Sessiz bir özgüveni vardı.
Üzerine ilk bastığım zamanı da unutamıyorum. Bir arkadaşımın küçük atölyesinde zeminden tavana kadar büyük bir gösteriş yoktu; ama yerdeki mantar karolar bütün odanın karakterini değiştirmişti. Ayakkabılarımı çıkardım. Kimse söylemedi. Kendiliğinden oldu. Ayağım yere değdiği anda, zemin beni ittiği kadar tuttu da. Ne sünger gibi gevşekti ne de taş gibi duygusuz. Destekleyen bir yumuşaklığı vardı. O gün beraber eşyaları yer değiştirdik, masa ittik, sandalye kaydırdık, kalem düşürdük. Her şey daha az gürültüyle oldu. Nesneler yere çarpınca utandırıcı bir ses çıkarmadı. Oda, çalışmaya hazır ama sinirli olmayan bir insan gibi davranıyordu. O gün anladım ki bazı malzemeler yalnızca evi kaplamaz; evin mizacını değiştirir.
Bir kalem masadan yuvarlanıp düştüğünde ucunun kırılmaması bana küçük ama çarpıcı geldi. Hayatımızdaki küçük sakarlıkların da bir karakteri var çünkü. Sürekli bir şey düşüren, bir şey deviren, su sıçratan, kaşığı tezgâha biraz sert bırakan, elinden bardak kaydıran insanlarız. Mantar, gündelik hayatın bu ufak kusurlarına karşı daha affedici davranıyordu. Bardağın kurtulacağının garantisi yok elbette, cam hâlâ cam. Ama zeminin sana karşı daha az saldırgan olmasıyla evdeki sinir düzeyin bile değişiyor. İnsan bazen bunu ancak o sertliği hayatından çekince fark ediyor.
Sonra mantarın ne olduğunu gerçekten öğrenmeye başladım. Bu da beni daha çok bağladı. Bir ağacın dış kabuğundan geliyor olması, üstelik dikkatle alındığında ağacı öldürmeden yeniden yaşamasına izin vermesi… Bu fikir bana çok insanî geldi. Belki de son yıllarda her şeyin fazlasıyla tüketildiği, kaynakların hoyratça harcandığı bir zamanda, seni taşıyacak şeyin kendi kaynağını yok etmeden var olabilmesi derinden etkiliyor. Bu, malzemenin kendisi kadar ahlâkı da olan bir şeydi sanki. Kökü öldürmeden kabuğu almak. Zemin döşerken bile yağma değil, ilişki kurmak mümkünmüş gibi.
Mantarın içindeki küçük hava hücrelerini okuyunca da onun neden böyle hissettirdiğini daha iyi anladım. İçinde taşıdığı hava, hem darbe karşısında biraz esnemesini hem de sesi daha az keskin geri vermesini sağlıyor. Üzerine bastığında sana hemen teslim olmuyor, ama seni de sert bir yüzeye çarpmıyormuş gibi hissettiriyor. Uzun süre ayakta kaldığın bir yerde, sebze doğrarken, tencere başında beklerken, bulaşık yıkarken bunun farkı birikiyor. Akşam sırtındaki gerilimin biraz daha az olması bazen ancak kaybolunca anlaşılan bir lüks. Oysa burada lüks gibi de görünmüyor. Sadece daha insaflı bir yaşam biçimi gibi.
Bir de sesi değiştirme biçimi var. Bunu rakamlarla anlatanlar vardır elbet, ama ben sesi hep sinir sistemi üzerinden anlıyorum. Ayak sesleri yumuşuyor. Konuşmaların kenarındaki sertlik azalıyor. Müzik, odanın üstüne çıkmak yerine onunla kalıyor. Özellikle alt katta birileri yaşıyorsa, sen bunu onların yüzünden değil ama kendi vicdanından da hissediyorsun. Bazı zeminler sadece sana değil, görünmeyen başkalarına da nezaket sunuyor. Ve bana sorarsan, bir evde gerçek kalite çoğu zaman tam burada başlıyor: sadece kendini değil, başkasını da daha az yormakta.
Görsel tarafı da başka türlü güzel. Fayans gibi "bana bak" diye bağırmıyor. Ahşap gibi bazen fazla ciddi de görünmüyor. Kendi damarları küçük haritalar gibi; yukarıdan bakınca bir ülkenin yaşlı, sabırlı arazisi hissi veriyor. Açık renklerde gün ışığını daha uzun tutuyor, koyu tonlarda odaya yuva hissi katıyor. Duvar rengiyle, dolaplarla, mutfaktaki metal eşyalarla, eski bir radyoyla, sade bir masa örtüsüyle kavga etmiyor. Uyumlanıyor. Bazen bir malzemeyi değerli yapan, dikkat çekmesi değil; içine girdiği hayatın tonunu bozmadan ona eşlik etmesi.
Tabii işin romantik tarafı kadar pratik tarafı da var. Zemin serilmeden önce altının dümdüz, temiz ve saygılı hazırlanması gerekiyor. Bunu yaparken şunu anladım: Uzun ömür dediğimiz şey çoğu zaman gösterişli başlangıçlardan değil, sıkıcı özenlerden çıkıyor. Süpürüyorsun, yine süpürüyorsun. Yüksek yerler düzeltiliyor, çukurlar dolduruluyor. Eğer beton üstündeyse nem bariyerini ciddiye alıyorsun. Çünkü mantar hoşgörülü olabilir ama sonsuz sabırlı değil. Gündelik sıçramalara, makul neme, küçük hatalara dayanabilir; ama sürekli ihmal başka şey. Ben bu dengeyi seviyorum. Bana insan ilişkilerini hatırlatıyor. Bir malzeme bile sınırsız hoşgörü istemiyor. Makul dikkat istiyor.
Kurulum sırasında panellerin birbirine oturması neredeyse terapötik bir ses çıkarıyordu. Ufak bir klik, sonra devam. Kenarlarda mevsimle hareket edebilsin diye boşluk bırakılıyor, sonra süpürgelikler bunu saklıyor. Eskiden bu tür ayrıntıları kusur gibi görürdüm. Şimdi tam tersine, hayatta kalma zekâsı gibi görüyorum. Hiç hareket etmeyecekmiş gibi kurulmuş şeyler genelde en çabuk çatlayanlar oluyor. Mantar bana bunu da düşündürdü: Bir evin iyi olması için katı değil, esneyebilir olması gerekiyor. Belki insan da biraz böyle.
Bakımı da büyülü bir ritüel gerektirmiyor. Çoğu gün süpürge, yumuşak başlıklı bir vakum, hafif nemli bir bez. Kum ve küçük taş parçaları aslında asıl düşman; yüzeyin yıllar içinde matlaşıp çizilmesine onlar sebep oluyor. Girişe konulan paspasların önemini de ilk kez bu kadar ciddiye aldım. Mobilya ayaklarının altındaki keçeler, gösterişsiz küçük muhafızlar gibi. Yıllar sonra yüzey biraz yorulursa tekrar koruyucu kat geçmek de dramatik bir mesele değil. Ben bunu seviyorum. Mantarı yaşanmışlıktan dolayı cezalandırmıyor oluşunu seviyorum. Senden kusursuzluk istemiyor. Sadece ihmal etmemeni istiyor.
Elbette onun da sınırları var. Hiçbir malzeme mucize değil. Çok ağır mobilyalar aynı noktada baskı yaparsa iz bırakabiliyor. Sürekli tekerlekle dolaşan ofis sandalyeleri dikkat istiyor. Ve su meselesi… Bir şey döküldü diye paniklenecek bir yüzey değil, silip geçiyorsun. Ama kronik sızıntı, alttan yükselen ıslaklık, uzun süre bekleyen su varsa başka bir gerçeklik başlıyor. Mutfakta, iyi havalanan alanlarda, gündelik özenle gayet güzel yaşar. Ama suyla kavga eden bir yere zorla sokmak ona da sana da haksızlık olur. Ben malzemeleri oldukları gibi sevmeyi öğrendim. Sınırını bilmek sevgisizlik değil. Olgunluk.
Yine de günlük yaşamın geçtiği odalarda mantarın hakkını teslim etmem gerekiyor. Mutfağın çevresinde dolaşan konuşmalar, koridordan geçen çocuk ayakları, market poşetleri, kapıya ilk ulaşan köpek, yatak odasında güne ağır ağır başlayan sabahlar… Böyle yerlerde zeminden beklediğim şey çok basit: Dayansın, affetsin, sertleşmesin. Mantar bunları bana verdi. Hem de sürekli kendini hatırlatmadan.
Fiyat hesabı yaptığımda da meseleyi sadece metrekare üzerinden okuyamadım. Evet, belli bir maliyeti var. Kalitesine, kalınlığına, desenine, yüzey işlemesine göre değişiyor. Profesyonel işçilik eklenirse rakam büyüyor, kendin yaparsan zamanını ve hatalarını da bütçeye katman gerekiyor. Ama ben sadece para sayamadım. Bir sabah yalınayak mutfağa girdiğinde ayağından ısı çalmayan zeminin değerini, akşam yemeği yaparken belinin daha az yorulmasını, düşen bir çatalın evin sinirini bozmamasını, odadaki yankının usulca geri çekilmesini nasıl tek kaleme yazacaksın? Bazı getiriler fişte görünmüyor.
Şimdi sabahları yine mutfağa yalınayak giriyorum. Bazen kahveyi koymadan önce bir an durup dinliyorum. Ev artık eskisi kadar boş ses vermiyor. Daha az yankı, daha az acele, daha az sertlik. Sanki ev de biraz toparlandı, ben de. Yıllarca fark etmeden üzerinde yaşadığın bir şeyin insan ruhunu ne kadar etkilediğini ancak değişince anlıyorsun. Meğer mesele sadece zeminin ne olduğu değilmiş. Mesele, her sabah sana nasıl bir dünya hissi verdiğiymiş. Benimki artık daha soğuk, daha kayıtsız, daha yankılı değil. Ayaklarımın altında nihayet biraz merhamet var.
Tags
Home Improvement
