Sis Bazen İnsanı Saklamaz, Yeniden Kurar

Sis Bazen İnsanı Saklamaz, Yeniden Kurar

Şehirden bir sabah değil, neredeyse bir suç gibi çıktım. Kimseye büyük cümleler kurmadan, vedayı abartmadan, sanki sadece iki günlüğüne uzaklaşacakmışım gibi. Oysa insan bazı yerlerden valiziyle değil, yorgunluğuyla kaçar. Terminalin kalabalığında herkesin yüzü başka bir telaş taşıyordu; poşetler, sırt çantaları, termoslar, sessizce birbirine sokulmuş hayatlar… Benim yanımda ise yalnızca sırt çantam, cebimde dikkatle hesaplanmış para ve içimde artık şehirle aynı ritimde atmak istemeyen bir kalp vardı. Otobüs ağır ağır hareket ettiğinde camlarda önce tanıdık binalar aktı, sonra ışıklar seyrekleşti, sonra yol kendi cümlesini kurmaya başladı. Virajlar çoğaldı. Gecenin içinden dağların gövdesi ağır ağır yükseldi. Uyku gelip gitti, ama tam yerleşmedi. Koltukta başını cama yaslayıp uyumaya çalışan herkes gibi ben de yarım kaldım. Yolun uğultusu, yabancıların sessiz cesareti, kuzeye doğru giden o görünmez ortak sebep… Hepsi gecenin içine ince ince işlendi.

Şafak yaklaşırken hava değişti. O değişimi insan önce burnuyla fark ediyor: reçine, ıslak toprak, taş, serinlik. Şehirdeki hava hep aceleye benzer; burada ise hava bile yavaş konuşuyordu. Motor sustuğunda sessizlik omzuma konan küçük bir kuş gibi indi. Aşağıda bir yerde bir su kendi düzenince akıyordu. İnsanlar gerindi, çantalarını topladı, yine kendilerini güne bıraktı. Ben otobüsten inerken bir anda zengin ya da yoksul hissetmedim. Sadece hafiflemiş hissettim. Çünkü bazı yerlere para değil, yorulmuş bir ruh götürürsün; onlar da sana lüks değil, yer açar.

Şehirde saklanacak çok yer vardır aslında. Ara sokaklar, merdiven boşlukları, kalabalık caddeler, kimsenin kimseye uzun uzun bakmadığı yüzlerce köşe. Ama insan zamanla şunu öğreniyor: Saklanmakla geri dönmek aynı şey değil. Ben o yolculuğa kaçmak için çıktığımı sanıyordum. Dağlar bana daha nazik ama daha acı bir fark öğretti. Kaçmak, sırtını dönmektir. Dönmek ise kendine bakabilmek. Otobüsten indiğim anda bunu kelimelere dökemedim, ama bedenim anladı. Çam kokusu, nemli taşın serinliği, sabahın dürüst ışığı… Hepsi birden yeni bir alfabe gibi üzerime düştü. Ve o dili okumak için okul değil, biraz susmak gerekiyordu.


Oradaki küçük dükkânlarda sıcak ekmekler vardı. Kahve, eli titreyen birine uzatılan su gibi iyi geliyordu. Sadece bitirebileceğim kadar aldım. Çünkü az parayla seyahat etmek bana cimrilikten çok saygıyı öğretti. Elindeki her küçük banknotun bir ağırlığı oluyor. Bir çorbanın, bir yatağın, bir araç koltuğunun, bir ekmek diliminin değeri yeniden beliriyor. Bunu sever oldum. Para azaldıkça bazı şeylerin anlamı artıyor. Ve bu hiç aşağılayıcı bir şey değil. Tam tersine, insanı haddine ve nimete yaklaştırıyor.

Ben o yolculukta hesap makinesi gibi değil, sabırla yaşadım. Ucuzsa bindim, değilse yürüdüm. Ayaklarımın ödeyebileceği yerde cüzdanımı dinlendirdim. Paylaşılan koltuklar, paylaşılan manzaralar, tanımadığım insanların bir tepeyi işaret edip adını söylemeleri… Hepsi yolda başka bir zenginlik açtı. Gösterişli lokantalar yerine küçük esnaf sofraları, özel oda yerine paylaşılan bir oda, pet şişe üstüne pet şişe almak yerine temiz bir damacanadan su doldurmak… Bunlar dışarıdan bakana eksilme gibi görünebilir. Oysa insan bazen en çok, azaldığında çoğalıyor. Çünkü masraf azaldıkça dikkat artıyor. Zaman para olmadığında, zaman gerçekten zaman oluyor.

Yolun bir yerinde vadiler açıldı. Yamaçlara basamak basamak işlenmiş tarlalar gördüm. Suyun gökyüzünü kare kare tuttuğu, rüzgârın yeşili yazı gibi titrettiği yerler… O manzaranın karşısında nefesim bile başka türlü çalıştı. Tut, bırak, tut, bırak. Toprağın sabrı, insanın bütün telaşını küçük düşürüyor. Bir patikadan köye doğru yürürken bir çiftçi yükünü yere bırakıp bana başıyla selam verdi. Ben de aynı şekilde karşılık verdim. O küçücük hareket, emekle ziyaret arasındaki farkı yüzüme vurdu. Ben oraya bakmaya gitmiştim. O ise orada yaşamı sırtında taşıyordu. O andan sonra botlarımla daha sessiz yürümeye başladım. Bazı manzaralar sadece güzel değildir; seni terbiyeli olmaya zorlar.

Patikalar uzadıkça saatler çözülüp yere dökülüyor gibi oldu. Bir derenin yanında durup su içtiğinde, dizlerin ağrıyıp sonra bunu affettiğinde, sırt çantan omzunu biraz acıttığında ve sen yine de devam ettiğinde, yolun sonu artık "varış" olmaktan çıkıyor. Daha çok bir yumuşama oluyor. İnsanın içindeki sivri yerler törpüleniyor. Ben de biraz öyle oldum. Şehirde üzerimde taşıdığım keskinlik, savunma, sürekli tetikte olma hâli, o patikalarda benden azar azar düştü. Ve şaşırtıcı olan şuydu: Geri almak istemedim.

Daha sonra küçük araçlara, sıkışık koltuklara, dualarla süslenmiş ön camlara, sabahı taşıyan eski motor seslerine karıştım. Çantam ayaklarımın arasındaydı. Hava benzin kokusu ile dağ serinliğini aynı anda taşıyordu. Bir çocuk virajları sayıyordu. Yaşlı bir kadın pirinç çuvalına, sanki uyuyan bir kediye dokunur gibi avucunu koymuştu. O görüntü bende kaldı. Çünkü bazı halklar yoksulluğu bile gürültüsüz taşır. Şatafatla değil, alışkanlıkla. Ve alışkanlık, bazen onurun sessiz biçimidir.

Sonunda vardığım kasaba kendini büyük bir girişle göstermedi. Neredeyse tesadüfen ortaya çıktı. Üstünde çamlar, altında taşlar, sesi yükseltmeden konuşmayı bilen sokaklar… İndiğimde ilk hissettiğim şey gösterişin eksikliği değil, sükûnetin sağlamlığıydı. Fırından tarçınlı bir koku sızıyordu. Güneş küçük bir meydana dikkatlice yayılmıştı. İnsanlar acele etmiyordu. Yürüyorlardı, taşıyorlardı, bekliyorlardı, selam veriyorlardı. Ben de dizlerimi esnetip o akışa karıştım.

Az bütçeyle tuttuğun odalar insana ihtiyaçlarının gerçek yüzünü gösterir. Bir yatak, küçük bir raf, pencereden görünen incecik bir çam parçası. Sıcak su varsa ne âlâ, yoksa biraz bekleme terbiyesi. Koridorda sessiz terlik sesleri. Elektriğin hafif uğultusu. Sabah yüzüne düşen gerçek ışık. İşte hepsi bu. Ama uzun zamandır ilk kez bir yerde uyandığımda, gece boyunca gerçekten uyuduğumu hissettim. Şehri içimden biraz olsun bırakabildiğim için. Kaldığım yer bir otelden çok bir evin geçici merhameti gibiydi. Fazladan battaniyenin nerede olduğunu gösteren bir ev sahibi, ıslak çorapları nereye asman gerektiğini anlatan kısa bir cümle, ekmeğini açıkta bırakırsan köpeklerin önce senin umutlarını koklayacağını ima eden tatlı bir uyarı… Konfor değil, özen vardı. Ve bazen en büyük konfor zaten odur.

Vadinin birinde, çamların arasından geçip taşın hafızasına varılan bir yol vardı. Kayaların yüzünde asılı duran tabutları ilk gördüğüm an içimde garip bir sessizlik açıldı. Bu tür yerlerde insan ya fazla konuşur ya da dili kendiliğinden geri çekilir. Benimki geri çekildi. Orada ölüm bir gösteri değil, bir hitap gibiydi. Uzak ama yakın. Görünür ama mahrem. Rehber anlatırken sesinde hem saygı hem de alışılmışlığın hafif mizahı vardı; sanki aile albümünden, çok eski ama hâlâ canlı bir fotoğraf gösteriyormuş gibi. Ben dinledim. Kendi adımın göğsümde başka türlü oturduğunu hissettim. İnsan bazı yerlerden bilgiyle değil, ağırlıkla çıkıyor. O vadiden öyle çıktım. Biraz daha yavaş, biraz daha alçak sesle basarak.

Sonra mağara geldi. Soğuk önce tenine değiyor. Ardından damlaların sesi başlıyor; taşın üstünde zamanı sayan sabırlı damlalar. Işık dar, yol kaygan, hareketler birbirine bağlı. Rehberin lambası duvarlarda bin yıllık sabrın şekillerini gösteriyor. Elin kayaya gidiyor, ayağın senden önce oradan geçmiş yüzlerce insanın aşındırdığı küçük yerlere yerleşiyor. Bir noktada kaygan bir eğimden aşağı kaydım ve beklediğim kadar korkmadım. Çünkü bazen insan taşın sertliğine yaslandığında, dünyanın bütün duygusal karmaşasından daha dürüst bir şeyle karşılaşıyor. Taş seni avutmaz. Sadece taşır. O gün buna ihtiyacım varmış.

Bir başka gün, suyun beyaz saçlarını aşağı savurduğu bir şelaleye indim. Yol dizleri zorluyordu. Ama ucuz yolculuk çoktan bana şu matematiği öğretmişti: Bedeninle ödediğin bazı şeyler, zihnine sükûnet olarak geri dönüyor. Aşağı indiğimde su önce ısırdı, sonra affetti. İçine girip çıktığımda istemsizce güldüm. Çünkü soğuk, doğru yerde geldiğinde insanı incitmek yerine ayıltıyor. Dönüş yolunda uzakta basamak basamak açılan tarlalara baktım. Yeryüzüne işlenmiş emek geometrisi… Her çizgide dikkat, her kıvrımda sabır vardı. Bizim şehirde unuttuğumuz ne varsa, burada toprak onu hâlâ biliyor gibiydi.

Akşamları kasaba duman ve mayalı ekmek gibi kokuyordu. Küçük bir kafede, sıkı sıkı avuçladığım bozuk paraların tam karşılığı kadar bir çorba alabiliyordum. Masaya sıcak ekmek geldiğinde havanın serinliği biraz geri çekiliyordu. Radyodan annemin de tanıyacağı türden eski bir şarkı sızıyordu. Çevredeki yolcular kaşıklarını kalem gibi tutuyor, çorba kâselerinin dibine minik şükran metinleri yazıyormuş gibiydiler. Bunu görünce içim garip bir şekilde doldu. Çünkü hepimiz farklı yerlerden gelmiş olsak da, sıcak bir çorbanın önünde insanlığımız benzer bir dile dönüyor.

Gece olduğunda kasaba sessizleşmeyi biliyordu. Şehirlerin artık unuttuğu türden bir sessizlikti bu. Çitler hafif nemle parlıyordu. Köpekler köşeleri sahiplenmişti ama sıkılmış bir dostlukla bakıyorlardı. Gökyüzünde yıldız çoktu; saymaya kalkmak bile bolluğa hakaret gibi geliyordu. Odam gece boyunca içeri taşıdığım tozu affetti. Ben de bir önceki geceden biraz daha derin uyudum.

Az harcamakla azgınlaşmamak arasındaki farkı da orada daha iyi anladım. Düşük bütçeyle gezen herkes aynı inceliği göstermiyor. Oysa bir yeri ucuza görmek, onu hoyratça kullanma hakkı vermiyor. Ben küçük kâğıt paralar taşıdım ki aldığım şeyin karşılığı dükkân sahibinin cebine gerçekten değsin. Kapılarda ayakkabıları çıkardım. Fotoğraf çekmeden önce sordum. Su doldururken israf etmedim. Rehber gereken yerde rehbere emanet oldum; çünkü cesaretin bilgiden büyük olduğunu sanan insan, kendine de yere de zarar veriyor. Bazen onur dediğimiz şey çok basit şeylerde saklı. Musluğu kapatırken, sesi kısmakta, çöpünü geri taşımakta, bir hayır cevabını zorlamadan kabul etmekte.

Dönme vakti geldiğinde çantamın çok ağırlaşmadığını fark ettim. Ama kemiklerim ağırlaşmıştı. Taş, eğim, sis, su, sessizlik… Hepsi biraz içime yerleşmişti. Basit bir odada uyuyabileceğimi, bir günü fişlerle değil nefeslerle sayabileceğimi, az para harcarken şükrün tabakta daha görünür kaldığını öğrendim. O kasaba sevilmek için yalvarmıyordu. Zaten çoktan kendisiyle barışmış gibiydi. Yalnızca yürümeye razı olanlara, susmayı becerebilenlere ve azla yetinirken dikkatini kaybetmeyenlere kendini açıyordu.

Ben oradan sadece daha yavaş bir nabızla dönmedim. Kendimde daha önce varlığından haberdar olmadığım küçük bir odayla döndüm. Meğer insan bazen cebindeki para kadar değil, taşıdığı dikkat kadar zenginmiş. Ve bazı yerler sana bunu bağırarak değil, sisin içinden usulca fısıldayarak öğretiyor.

Post a Comment

Previous Post Next Post