Ödül Sandığım Şey, Meğer Sorumlulukmuş
İlk kez avucumda bir ödül bisküvisi tuttuğum anı çok iyi hatırlıyorum. Bana bakan o parlak gözlerde öyle saf, öyle tartışmasız bir güven vardı ki insanın içi bir anlığına yumuşuyor. Kuyruğu yere küçük küçük vuruyordu; sanki evin sessizliğine minicik bir davul ritmi eklenmişti. O anın basit olmasını istemiştim. Elimde güzel bir şey, karşımda sevdiğim canlı, aramızda küçük bir mutluluk. Ama insan bir köpeği gerçekten sevince şunu öğreniyor: Sevgi sandığın şeyin içine bazen tehlike de saklanıyor. Üstelik hep kaba, çirkin, bağıran bir tehlike değil bu. Bazen çok masum ambalajların içine giriyor. Bazen "iyi çocuk" demenin en tatlı yoluna benziyor. Bazen düpedüz sevginin şekline bürünüyor.
O günden sonra paketlerin üstündeki renkli vaatlere değil, ayrıntılara bakmayı öğrendim. Sert mi, yumuşak mı, kolay kırılıyor mu, tükürükle yumuşuyor mu, tek lokmada kayıp boğaza kaçabilecek kadar küçük mü, fazla büyük olduğu için bir dişi çatlatabilecek kadar inatçı mı… İnsan önce kendine kızıyor, "Ben bunu niye daha önce düşünmedim?" diye. Ama gerçek şu ki çoğumuz sevgiyi vermeye o kadar odaklanıyoruz ki onun güvenli olup olmadığını ikinci sıraya atıyoruz. Oysa bir köpeğe iyi davranmak, sadece ona bir şey uzatmak değil; uzattığın şeyin bedenine, dişine, boğazına, bağırsaklarına nasıl dokunacağını da düşünmek demek.
Ben artık ödül vermeden önce küçük bir sessizlik kuruyorum. O kısa an çok şey değiştiriyor. Oda sakin mi, yerlerde dikkatini bir anda patlatacak bir karmaşa var mı, o anki heyecanı ağzına aldığı şeyi çiğnemesine izin verecek kadar dengeli mi… Eğer fazla coşmuşsa hemen vermiyorum. Önce biraz yavaşlamasını bekliyorum. Bir oturuş, bir bakış, gözlerdeki o yumuşama. Çünkü çılgınlığa verilen ödül, sabrı değil kapıp kaçmayı öğretir. Sakinliğe verilen ödülse başka bir dil kurar. Ve ben artık onunla o dili konuşmak istiyorum.
Bir ödülü tehlikeli yapan şey çoğu zaman tam da görünüşünün masum olması. Fazla sert olanlar var; başparmağınla bastırdığında iz bırakmıyorsa, bazen dişte de acı bir iz bırakabiliyor. Kırıldığında lif lif ayrılanlar var; ağızda başlayıp içeride çok daha kötü bir hikâyeye dönüşebiliyorlar. Bir de boyut meselesi var. Ne çok küçük olacak ki bir anda yutulsun, ne de öyle tuhaf bir formda olacak ki son parçası boğazda kalıp korkuyu eve taşısın. İnsan bunları yazarken bile ürperiyor. Çünkü hepimiz aslında aynı şeyi istiyoruz: Küçük bir sevinç anı. Ama küçücük bir dikkatsizlik bazen gecenin bir yarısı veterinere koşulan bir kabusa dönüşebiliyor.
Benim en çok mesafeli durmayı öğrendiğim şeylerden biri, uzun süre masum gibi pazarlanan sert çiğneme ödülleri oldu. Çok seviyorlar diye güvenli sanılıyor. Oysa sevilmesi, güvenli olduğu anlamına gelmiyor. Bazı köpekler çiğnemiyor, adeta saldırıyor. Bazıları sakin sakin uğraşırken bazıları bir an önce koparıp yutmak istiyor. Her köpeğin ağzı aynı değil, siniri aynı değil, sabrı aynı değil. Bu yüzden tek bir genel doğruya inanmayı bıraktım. Bir şey başkası için sorunsuz olmuş olabilir; benim köpeğim için yine de yanlış olabilir. Bunu kabul etmek insana çok şey öğretiyor. Karşılaştırmanın sevgide ne kadar işe yaramaz olduğunu da.
Bazı ödüller vardır, sırf piyasada çok uzun süredir oldukları için güven duygusu yaratırlar. İnsan "Bu kadar satılıyorsa bir şey olmaz herhalde" diye düşünüyor. İşte en tehlikeli rahatlık bu. Çünkü alışkanlık, güvenlik değildir. Ben artık kaynağı belirsiz, içeriği net yazılmamış, ambalajı süslü ama cümleleri bulanık ürünlerden uzak duruyorum. Etin nereden geldiği belli değilse, koruyucusu ne olduğu anlaşılmıyorsa, içindekiler kısmı sanki özellikle muğlak tutulmuşsa o ürünü rafa geri bırakmak bana sevgisizlik gibi gelmiyor. Aksine, bazen en büyük sevgi almamaktır.
Bir de şu var: Zehir her zaman dramatik görünmez. Bazen evin içinde normalce duran şeyler, bir köpek için felakete dönüşebilir. Çikolata mesela. Hâlâ birçok insan bunu "bir lokmadan ne olacak" seviyesinde hafife alıyor. Oysa bazı yiyecekler köpeğin bedeninde bizim bedenimiz gibi çalışmıyor. Bizim için sıradan olan bir tat, onun kalbi ve sinir sistemi için ağır bir yük olabiliyor. Hele koyu olanlar, hele bayramlarda, misafirliklerde, masa üstlerinde unutulanlar… İnsan bazen tehlikenin mutfakta, sehpanın üstünde, poşetin içinde bu kadar gündelik durmasına şaşırıyor.
Şekersiz ürünlerde bulunan bazı tatlandırıcılar da aynı şekilde sinsice tehlikeli. Biz "sağlıklı alternatif" diye düşünürken, bir köpeğin bedeni buna çok sert bir cevap verebiliyor. O yüzden ben artık etiket okurken sadece kaloriye, aromaya, marka ismine bakmıyorum. Bazen en önemli şey, küçük harflerin arasında saklanmış bir kelime oluyor. Ve evet, bu biraz yorucu. Ama sevgi bazen tam da bu yorgunluğu kabul etmektir. Yani daha güvenli olmak için biraz daha dikkatli, biraz daha yavaş, biraz daha şüpheci olmak.
Kemik meselesi de uzun süre beni yanıltan romantik tuzaklardan biriydi. İnsan zihninde köpekle kemik arasında çok eski, çok masalsı bir bağ var. Sanki köpek doğası gereği kemiğe sahip olmalıymış gibi. Oysa gerçek hayat o kadar şiirsel değil. Pişmiş kemikler kırılganlaşıyor, paramparça olup ağza ve içeriye zarar verebiliyor. Çiğ kemikler bile otomatik olarak masum değil; diş kırabilir, sindirimi zorlaştırabilir, hijyen meselesi çıkarabilir. Yani mesele "doğal" olması değil. Doğallık bazen bizim kurduğumuz en tehlikeli romantizmdir. Ben artık "eski usul" diye güvenmiyorum hiçbir şeye. Eski olması, doğru olduğu anlamına gelmiyor.
Bir ödülü gerçekten güvenli kılan üç şey var diye düşünüyorum artık: boyut, denetim ve köpeğin mizacı. Büyük bir köpeğe minicik bir çiğneme vermek ne kadar yanlışsa, küçük bir köpeğe çenesiyle kavga edeceği kadar sert ve kaba bir şey vermek de o kadar yanlış. Ben çiğneme ritmine bakıyorum. Çene gerçekten çalışıyor mu, yoksa bir levyeyle kırmaya çalışır gibi sertleşiyor mu? Son parça küçülüp bir lokmada kaybolacak hâle geldi mi? O anda elimden almak yerine takas etmeyi seçiyorum. Çünkü zorla almak ayrı bir gerginlik yaratıyor. Ama "bunu ver, sana başka bir şey vereyim" dediğinde ilişkide başka bir zarafet doğuyor. Güvenlik bazen sadece riskleri önlemek değil, bunu çatışma yaratmadan yapabilmek.
Ve tabii gözetim. Gözetim dediğim şey tepesine dikilip nefesini saymak değil. Yanında olmak. Telefonu bir kenara bırakmak. O çiğnerken senin de gerçekten orada olman. Çünkü en küçük işaretler çok hızlı geliyor. Ağıza patilerle dokunma, bir anda telaşlı yutkunma, cam gibi bakışlar, huzursuz bir beden… Bunları ancak oradaysan fark edebiliyorsun. Ben eskiden bunu abartı sanırdım. Artık değil. Çünkü bir köpekle yaşamak, onun keyif anlarını bile emanet bilmek demek. Emanete uzaktan bakılmaz.
Zamanla şunu fark ettim: "Seni seviyorum" demenin daha güvenli yolları da var. Yumuşak yapılı diş ödülleri, esneyen ama parçalanmayan kaliteli oyuncaklar, içine güvenli ezmeler sürülen ve sabrı oyuna çeviren ürünler, koklayarak çözmesi gereken mama bulmacaları… Bazen bir parça havuç bile şaşırtıcı ölçüde iyi iş görebiliyor. Bazen mesele illa yoğun ve gösterişli bir ödül vermek değil; ağız ve zihin için doğru dengeyi kurmak. Çeşitlilik burada lüks değil, sıkıntının yaramazlığa dönüşmesini önleyen akıllı bir şefkat.
Yanlış bir şey olduğunda ise artık panik yerine hareket etmeye çalışıyorum. Bu ikisi aynı değil. Panik insanı dağıtıyor, hareket ise toparlıyor. Şüpheli bir şey yediyse ne kadar yediğini anlamaya çalışıyorum. Ambalajı saklıyorum. Gerekirse hiç beklemeden yardım istiyorum. Çünkü bazı hatalar "bir bakalım geçecek mi" diye beklenebilecek türden olmuyor. Özellikle zehirli sayılabilecek içeriklerde ya da tıkanma şüphesinde zaman, sevginin en somut biçimine dönüşüyor. Ne kadar erken davranırsan o kadar iyi.
Sonra ev yeniden sessizleştiğinde, ben o günü kendime dürüstçe anlatıyorum. Neydi hata? Neyi gözden kaçırdım? Bundan sonra evde ne tutmamam gerekiyor? Hangi ödüller gerçekten kutlama hissi veriyor ama daha az risk taşıyor? Çünkü bakım dediğimiz şey sadece o anı kurtarmak değil; bir daha aynı kör noktaya düşmemek için hafızayı eğitmek. Ve galiba köpeklerle yaşarken insanın en çok öğrendiği şey bu oluyor: Sevgi büyük jestlerde değil, küçük önlemlerde görünür. Bir şeyi vermek kolaydır. Doğru şeyi vermek, işte asıl emek oradadır.
Şimdi avucumda bir ödül tuttuğumda hâlâ o ilk günkü yumuşama oluyor içimde. Hâlâ kuyruğun ritmi eve bir tür neşe yayıyor. Ama artık biliyorum ki sevgi sadece uzatılan şey değil. Sevgi, neyi uzatmayacağını da bilmektir. Bazen en nazik hareket, elindeki şeyi geri koymaktır. Bazen en olgun şefkat, göz göre göre riske girmemektir. Ve bir köpeğin güveni sana bakarken bu kadar açık duruyorsa, senin görevin sadece onu mutlu etmek değil; onu, mutluluğun aceleciliğinden de korumaktır.
Tags
Pets
